Batı Medeniyetinin Özellikleri / Şehid Dr. Ali Şeriati

 

Bu asrın son fikri cereyanlarına, ilmi yönelişlerine, sosyal meselelerine dikkat ederek, bir olgu veya bir şeyi tedvin eden seçkin sıfat ve özelliklerle, özel bir ilmi metotla, genel olarak bugünkü insanı ve bugünkü medeniyeti aşağıdaki özelliklerle tarif etmek mümkündür.

1. Batı düşümce tarzı ve değerlerinin diğer mevcut değerlere ve düşünce tarzlarına karşı üstünlüğünün sarsılması.

Bu sarsıntı hem Avrupa’nın kendi bünyesinde, hem de Avrupa’nın dışında meydana gelmiştir. Yani Avrupalı düşünürler, batılı değerlerin asaleti konusunda şüpheye düşmüşlerdir. Batıda mevcut olan en eski usullerden birisi; gerek eski Yunan zamanında, gerek Roma döneminde, gerekse ilim, felsefe ve teknik-silah ile mücehhez yeni medeniyet döneminde, batı medeniyetinin, batı düşünce tarzının ve batı kültürünün diğer kültürlerden, medeniyetlerden ve beşeri fikirlerden daha üstün olduğuna inanmak olmuştur.

Felsefi açıdan batının daha üstün olduğunu ispat eden delillerden birisi, şu gruplandırma idi: Batı akılcı, doğu duygusal görüşlü, Afrikalı ise vahşidir. Bu akıl yürütmeyi sadece siyaset ve sömürüde değil, hem bilimler tarihinde, hem siyasi tarihte ve hem de felsefede görüyoruz. Fakat şimdi yirminci asırda doğulu, Afrikalı ve diğerleri batılının kendisine hakaret ettiğini anlamışlardır. Batı da bu duygunun, batı aleyhine bir isyan meydana getireceğini hissetmiştir. Bu açıdan batı, doğuya taviz vermeye başlamıştır. Zencilerin uluslararası düzeyde ... faaliyetlere katılmalarına izin verilmesi gibi. Halbuki bu iki kutbun temel ilişkileri, yani iktisadi ve siyasi ilişkiler tek taraflıdır ve bir zarar görmemiştir. Mesela, Nobel ödülü konusunda (Nobel ödülünü veren fertlerin dürüst olduğu doğrudur), çoğu şahıslar ödülü kazanmaya layık oldukları halde, onu almayı başaramamışlardır. Avrupalı olamayan kazanmışsa bile, hakkettiğinden değil, dünyadaki bu düzeni tayin eden güçlerin izni ile olmuştur. Nobel ödülünün zenciye verilmesi yeni bir oyundur. İnsanlık dışı bir tezadı örtmek için, faydasız ve masrafsız bir kılıftır.

Acaba jüri üyelerinin seçtikleri güzellik kraliçeleri kendiliğinden ve psikolojileri gereği batılı bir kız olduğu halde, Hintli ve Buşehrli bir kız kazandığı zaman bile bu yarışmalardan şüphelenmiyor muyuz? Her yönden Asyalı, Afrikalının vb. böylesi batı toplantılarına, yarışmalarına iştirak ettirilmesi ile hakaret inancını güya ortadan kaldırmak istiyorlar. Tabi batı burjuvazisi zarar görmeden. Siyah derili kendisini daima batıda garson veya mağazanın vitrininde manken olarak görmüştür. Tertipli ve doğru oluyorlar veya resimlerde Hintli uşak Mihracelerin şekli gibi, Arap harem daireleri ve batı eşrafının kölesi gibi. Binaenaleyh zenci, daima kendisini Avrupalı karşısında soytarı ve köle hissetmiştir. Hala bunu hissetmemesi için batı, o aldatıcı ve siyah sembolü, Lui Amstrong gibi büyük bir şahsiyet şeklinde ortaya koymuştur. Konserleri için üç ay öncesinden bütün biletlerin bittiği ve siyah cazının bütün Avrupa’yı sardığı zenci! Beyaz derili kadın, kendisini siyah derili kadın gibi süslüyor. Bunlar batının yaptığı çeşitli hilelerdir. Avrupalı olmayanın kendisine yapılan hakareti görmemesi, şahsiyetine dönme ihtiyacını yalancı bir şekilde saptırmak içindir. Kendisine dönmemesi ve batıya daha çok ilgi duyması içindir. Elbette maksadım evini gerçekten siyah derililerin tezyinatı ile, küçük kaplarla süsleyen kadına “desise ve hilelerle uğraşıyor” demek değildir. Hayır! O, bunu kalbinin bütün samimiyetiyle yapıyor. Sonuç olarak hangi ellerin onu bu hale getirdiğine ve bu süslemenin nasıl olup da onun hoşuna gittiğine bakmak gerekir. Modaları kimler yaratıyor? Modaperestlik şuursuzca yapılan bir taklitçiliktir. Fakat modayı yapan, düşünmeye değerdir. “Senequr” (Senegal’in bilgin cumhurbaşkanı) Afrika’nın büyük düşünürlerinden birisidir. Sorbon Üniversitesi’ndeki “Afrika ve Batı” isimli konferansında diyor ki; bizim, Avrupa medeniyetini almamız gibi, Avrupa da bizim medeniyetimizin etkisi altında kalmıştır. Bütün Avrupa halkı süratle siyahların rengini almışlardır. Bu söz aynı zamanda doğrudur. Bütün süslemeler, dekorasyon, müzik, dans siyah derililerin etkisi altındadır. Fakat Senequr, batının, siyahın etkisi altında olmadığını anlamamıştır. Batı kasten siyahın etkisi altında kalmış olduğunu göstermektedir ki, Senequr gibi bilgin, aydın bir insan bile böyle sansın. Fakat bu bir hiledir. Zira batı, verimli Afrikalının bir boyutunun, onun bir yeteneğinin; sanatta, oyunda, sporda, güzellikte ve cinsiyette,Afrikalının, Asyalının ve Latin Amerikalının başarısının ekmeğine ve suyuna bir zarar vermemesini sağlamaya çalışıyor.

Tüm bu jestler, üçüncü dünyanın sömürülen bütün petrolünü, kauçuğunu, elmasını şeker kamışını hiçbir biçimde karşılamaz. Hem, benim sahip olduğum yeteneklerle, bende gelişen yetenekler konusunda toplumda daha fazla müşteri oluşması, batılıların isteği değil midir? Ben müşterisi ve satın alma gücü olmayan o yeteneği bırakıyorum. Daima köle ve aşağılık olarak kullandıkları Afrikalıyı, bugün dünyanın güzelliğe en düşkün ve güzelliğe tapan ırkı olarak tanıtıyorlar. Bunun için siyah derili diyor ki, siyahın kanında dans, şiir ve hareket kaynıyor. Eğer batı tekniğe sahipse, biz de sanata sahibiz. Acaba aslında savaşçı bir halk olan İspanyolların birdenbire, bu derece şiddetli dansçı, şarkıcı, boğa güreşçisi olmaları tesadüfi bir olgu mudur? Şimdi ister Afrikalı olsun, ister İspanyol olsun, bu liyakatlerinden gururla bahsediyor. Avrupalını bunu kendisinin zihnine soktuğunu bilmeden, bunun bir kahramanlık olduğunu zannediyor. Eğer Afrika’nın genç nesli, dansın, cazın dünyada birinci sırada bir şey olduğuna inanırsa, Avrupa burjuvazisinin gücüne bir zarar gelmeyecektir. İktisadi ilişkilerine bir zarar gelmemesi şartıyla, Avrupa bütün insanları boyamaya hazırdır. Bunun için doğulunun geçmişteki eserlerini ve iftihar ettiği eserleri ihya etmek için Avrupai bir hareketin meydana geldiğini görüyoruz. Acaba bu meselede, Avrupa ticaretinin ve iktisadının bir etkisi yok mudur? Kesin olarak vardır. Doğru iş yapan, sadık, kendi sözlerine bağlı ve de bu hokkabazlıklardan uzak müsteşrikler bile, bu hareketin safında yer alıyorlar. Siz bir hareketi yola koyduğunuz zaman, bir grup kendiliğinden, aşıkça o hareketi takip edecektir.

2. “Medeniyetin temeli, Avrupa’da meydana gelmiş olan asıldan ibarettir” düşüncesinin sarsılması.

Önceden şunu tasavvur ediyorlardı; en son medeniyet ve en mükemmel medeniyet, bu Avrupai medeniyettir. Fakat düşünürler bugün, şimdi ve gelecek için muhtelif beşeri medeniyet çeşitlerinin mümkün olduğunu anlamışlardır.

3. İnsanın monoton hale getirilmesine karşı isyan.

Bu monotonluk, bugünkü üretimin hatırı için var olan bir şeydir. Bütün insanların Avrupa’nın tüketicileri olması için, tek tip olmaları gerekir. Zira her toplum, kendine mahsus geleneğe sahip olursa, Avrupa’nın mallarını almaya hazır olmaz. Diğer bir sebep ise, propaganda ve eğitim araçlarıdır.

Zaten bundan dolayı insan, her tür propaganda ve eğitim araçlarının esiri olmuyor mu? Günden güne değişmiyor mu? Propaganda ve eğitim araçları aynı olduğu zaman, insanlar da aynı olur. Şimdi bu monotonluğa karşı bir çeşit modern orijinalizmden farklıdır bu.

Yeni orijinalizm, her topluma uygun kalıpları vermeye gayret etmektedir.

Şimdi toplumlar, gittikçe tek kalıplı ve aynı biçimli oluyorlar. Bu kalıp da, Avrupalı şekil ve kalıptır. Lakin bugün insanları, içinde bulunduğu her topluma uydurma ve bir monotonluktan sakındırma eğilimi vardır. Bu, eskiye yönelişten farklıdır. Cins, çevre, ırk ve tarihimize uygun, yeni asrın bir oyunudur. Acaba bu iş, insanın vahdetine zarar vermiyor mu?

İnsanların hepsi monoton ve aynı olurlarsa, insanlık ümmetinin vahdeti kolay olur, denilmektedir. Buna göre her toplum kendine has bir medeniyet yaparsa, insanların kendi derilerine dönüşleri, beşeri bir tefrikadır. Hiç şüphesiz herkesin arzusu, yeryüzünde insani birliğin yaratılmasıdır. Yani bütün insanların, kendilerini tek bir insani kültüre bağlı görmeleri ideal bir şeydir. Fakat, acaba bu kendi kabuğuna yönelme, beşeri bir tefrika icat ediyor mu? Hayır! Bu tefrika şeklîdir. Biz, kültürlerin çeşitlenmesi yoluyla insani birliğe daha fazla yaklaşıyoruz. Hangi konumda ben bir Avrupalı ile birbirimizi anlama ortamı buluyorum? Onun insan olduğu benim de, insan olduğum konumda. Fakat eğer şimdiki şekilde monoton olursak, ben onun kalıbında bir adamım demektir, onun muhtevasında değil. Bu şekilde bizim anlaşmamıza imkan yoktur. Çünkü şu anda insana yüklenen sadece bir boyuttur. Onun taklidini yapan maymunlar, onunla aynı cins değiller ki anlaşabilsinler. Her iki taraf yapıcı ve insan olduğu zaman, aynı cinsten olurlar. Anlaşma imkanına sahip olmuş olurlar. Sartre diyor ki; 500 milyon Avrupalı, bir milyar beşyüz milyon da yerli olduğu sürece, insani birlik mümkün değildir. Zira o 500 milyon insandır, diğerleri ise insandan sayılmamaktadır. Pratikte insani birliğin gerçekleşmesi için, onların da insan sayılması lazım. Doğulunun insan olması için önce doğulu olması gerekir. Ondan doğululuğu alırsak, muhtevasını boşaltmış oluruz. Ben, eğer doğulu sanat, din, edebiyat ve ruhumu terk edersem, tıpkı ruhu uçmuş ve bir kalıp şeklinde kalmış insan gibi olurum. O şekilde diğer insanların şekline benzerim. Sadece diğer insanlarla irtibatı olmayan bir insan gibi olurum. Doğulu ruhunun, doğulu “ben” olması, sadece “cismim” ile ilgilidir. Hiçbir insani irtibat olmadan, Avrupalının benzeriyim. Zira o düşünebiliyor, fakat ben düşünemiyorum. Düşünebilen kimse, kendi toplumsal ve kültürel gerçeklerine uygun bir dünya görüşüne sahip olabilen insandır.

O halde, herkesin kendi gerçek atmosferine dönmesi lazımdır ki, hem ben düşüneyim, hem de Avrupalı düşünsün; hem ben üretim ve tüketim yapayım, hem de Avrupalı; hem ben din sahibi olayım, hem de Avrupalı... O zaman iki insan gibi (bir efendi ve bir köle gibi değil) el ele verelim ve insani birliği meydana getirelim. Bunun dışında insani vahdete ve beraberliğe ihanet etmiş oluruz. Kendimiz kültür sahibi, şahsiyet sahibi olmadığımız sürece, bu monotonluk Avrupalının faydasına, Avrupalı olmayanların ise zararınadır. O halde orijinalizmden maksat, kana, ırka geri dönüş değildir. Aksine şahsiyete geri dönüştür. Tıpkı dinimizde ve tarihimizde billurlaştığı gibi.

O halde söz konusu olan mesele, Avrupalı olmayan insanların, insan olmak için kendilerine dönüşleridir ve buna yardım etmektir. Bunun için, Afrika ve Asya liderleri kendilerini keşfetmeye yönelmişlerdir.

(...)

4. Bugünkü batı medeniyeti üç yönden, yani sosyal, ilmi ve felsefi yönlerden sarsılmaya mahkum olmuştur. Bugün bütün toplumsal ilişkilerde sarsılma görülmektedir. Bazen kökü asla belli olmayan bir olgu meydana geliyor. 1. Asırda meydana gelen her geleneğin kökü belli idi (Kitapta “1. Asır” diye yazıyor, ancak bu bir baskı hatası olabilir –dehliz). Mesela, Fransız gençlerinin 68 yılındaki hareketlerini ve isyanlarını, psikologlar ve sosyologlar ne kadar gayret sarfettilerse de tahlil edemediler. Gençlerin ve onların liderlerinin hangi somut slogana sahip oldukları ve ne istedikleri belli değildi. Onların liderlerinden beş kişi ile konuştular. Hiçbir benzerlik ve ortak bir slogan mevcut değildi. İstedikleri şeyler birbirleriyle çelişiyordu. Hiçbir kalıba sığdırılamıyordu. Genç nesillerin buhranları, yeni yorumlar getirilmesi gereken buhranlardır. Bunlar, bugünkü insanlığın bütün sosyal ilişkilerinin sarsılmakta olduğuna işaret etmektedir. 19. asırda ilmin ne yaptığı ve inancının ne olduğu belliydi. 19. asırda ilmin hedefi, hayatın asaleti, insanın daha çok hakim ve muktedir olması ve dine karşı fikirlerin genişlemesiydi. Fakat bugün, 20. asırda bilim ne dindışı bir yöne, ne de felsefi bir sorumluluğa sahiptir. Söz konusu bilim, 19. asırdaki sloganını (yani insanın hakim ve güçlü olmasını) da koruyamamıştır. Bu bilimin, hakikatle asla bir işi yoktur. Sadece olgu ve fenomenlerin çeşitli yönlerini tahlil ve analiz ediyor.

19. asırda bir sosyologun tahlili, özel bir hedef taşımakta ve toplumun o hedefe ulaşmasını amaçlamaktaydı. Fakat bugün sosyolog diyor ki; ben sadece olguları buluyorum ve tahlil ediyorum. İtikadi açıdan 20. asır, bütün ortaçağ, yeni çağ ve eski çağ düşüncelerinin atılması asrıdır (elbette sadece atma değil, belki olumlu bir yöne de sahiptir). Bu yön, itikadi bir üs bulmak için sarfedilen gayret ve burjuva karşıtı, maddeci olmayan, tüketim ötesi bir ahlaki değer manzumesi kurma gayretidir.

Sartre ve Camus’nun (özellikle Sartre’ın) itikadi bir üsse ulaşmak ve bir şeye iman etmek için ne kadar telaş ettiklerini gördüm. Allah’ı ispat etmek istiyorlar, yapamıyorlar, beceremiyorlar. İnkar etmek istiyorlar, her şey birbirine karışıyor. İnsani bir vicdana sahipler, ancak sonunda insan bir hiç oluyor. Sonuçta bu yaklaşım bir derde deva olmuyor. Zira Allah’ı kabul etmezse, dünyanın temeli ve varlığı kayboluyor. 19. asrın felsefesi iyimser bir görüşe sahipti. Bugün telaşlar, gelecekteki ideal insana bir tasarı ve teklif sunmayı amaçlıyordu. Bu tasarıyı biz, Alexis Carrel, Rene Guenon ve “Yarınki İnsan” diye bir kitabı olan Profesör Schandel’in yazılarında görüyoruz. Doğuda bu fikir söz konusudur. Şu cümle Frantz Fanon’undur : “Yeni bir insan, yani yeni bir insani ırk meydana getirmek için çaba göstermek gerekir.” Bu ses doğuda ve batıdaki insanlara ulaşıyor, önceleri asla yoktu. Eskiden Avrupa, “insan” “biz”iz, diyordu. Avrupalı olmayan ise; insan, yani “Avrupalı” olmak istiyordu. Fakat şimdi Avrupa, ne kendisini insan olarak kabul ediyor, ne de Avrupalı olmayan onu kendisine bir örnek olarak alıyor! Bu yeni durumun ortaya çıkışı ve bahsettiğimiz dört asıl, bizi şu anda, yeni medeniyetin son merhalesinde olduğumuza inandırıyor. Yeni bir medeniyet başlıyor. Bu medeniyeti benzerliklerden yararlanıp bunlara dayalı olarak tahmin ettik; bu medeniyet geçmiş medeniyetlerin sonu ile şimdiki medeniyetin arasında yer alıyor. Burada insanın kendisine özgü bütün değerlerinin hepsine olan inançsızlığı söz konusudur. Artık söylenen yeni sözlerden, genel olarak gelecekteki medeniyetin nasıl bir renk, tat ve kokuya sahip olduğu tahmin edilebilir.

Medeniyet Tarihi
1998

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !